1 bardak çorap, 1 kâse mont, 1 tatlı pantolon!

Yokken paylaşmak kolaydır, varken paylaşmak zordur…

Yokken paylaşmak anlamlıdır, sıcaktır… Varken paylaşmak sıradandır, soğuktur…

Yokken paylaşmak (aç olsan da) belki kendinden tok biriyle yiyeceğinin tamamını paylaşmaktır… Varken paylaşmak ise yemek dolu kazanın kapağını sıyırdığın parmağı, aç birinin “gözüne” doğru uzatmaktır…

Şayet eskiden sahipseniz, yokken “varlığı” hiç unutmazsanız… Rüyalarınıza girer kahrolursunuz…

Önceden yokken sonradan varlığa ulaşmak ise en zorudur. Çünkü “yokluk” en fazla, cimriliğinizi normalleştirdiğiniz veya varlığınızla övündüğünüz ve hayatınızı güya tırnaklarınızı kanata kanata kazandığınızı göstermek istediğiniz hikâyelerde aklınıza gelir…

Gün geçtikçe büyür duygularınızın soğukluğu. Buz keser yüreğiniz. Diliniz de eliniz de fikirleriniz de üşür, üşütür…

Geçen biri öldü bizim köyde(!). “Kimdi?” diye sordum hurdacı Bekir’e; “Tanımam etmem ama, çok hayırsever iş adamıymış dediler televizyonda.” dedi. Ondan önce de biri ölmüştü “Çok yardımsever bir kadındı” diye yazmıştı gazeteler”…

Hatırladığım, bizim köyde başka da kimse ölmedi(!) ya…

Şaşırmam… Değerli ölüler…

Bizim villalara(!) gitmeden bir mahalle vardır. Fakirlik diz boyu evlerinde; cam dayanmaz, duvar dayanmaz kırılır sokağa akar…

“Karışık bir mahalle” diyorlar, onlardan “uzak duralım” diye.

Geçenlerde içinden geçerken bir hareketlilik fark ettim. Temiz elbiselerinden, lastikleri çamur olmasın diye uzak park ettikleri lüks araçlardan ve ellerindeki fotoğraf makinelerinden anladığım kadarıyla bir film dönüyordu.

Yaklaştım yanlarına. Osman abinin küçük oğlu Hikmet “açım” diyordu. “1 bardak çorap” uzattılar.

Deklanşörler şak şık şak.

“Yardıma gerek yok bize, aslında bir işimiz olsa” dedi Remzi’nin yağız oğlu Murat, “1 kâse mont” koydular önüne…

Deklanşörler şak şık şak…

Mahcuptu Nuran ablanın kızı Hacer. Belli ki beğenmemişti “bir tatlı pantolonu”…

Deklanşörler, şak şık şak…

Çok yemekten büyüyen göbeklerimizden ve şişen kalçalarımızdan dolayı artık bize “dar gelen” elbiselerimizin, “dar gelirlilere” bile “bol” gelebileceğini düşünemedik biz.

Yazın güneşin alnında keyifle gezinirken soldurduğumuz o “renksiz” elbiselerimizin, zaten “renksiz olan hayatlara” renk katamadığını göremedik biz.

Maksadın yardım değil, nefsimizin gizli yürüttüğü bir “gardolap yenileme operasyonu” olduğunu anlayamadık biz.

Aklımdan hiç çıkmıyor o,

“1 bardak çorap, 1 kâse mont, 1 tatlı pantolon!”

Beklenen: 1 bardak çay, 1 kâse çorba, 1 tatlı söz! kadar basitken; zorlaştırdığımız, anlamadığımız ziyadesiyle samimiyetten uzak anlamsız çabalarımızla çizdiğimiz “ben iyi bir insanım” tablosu.

Gün geçtikçe artan samimiyetsizlik ve duygularımızın soğukluğu bizleri bilinmez uçurumlara doğru sürüklüyor âdeta. Sırf nefislerimizi rahatlatmak ve “desinler” için çabaladığımız “fotoğraflık” davranışlar.

Yaradan’ın biz kullarına konu hakkındaki emirlerini hatırlayalım.

“Rabbinin rahmetini onlar mı bölüyorlar? Dünya hayatında insanların geçimlerini aralarında dağıtan biziz. Birini diğerine iş gördürmesi için kimini kiminden zengin kıldık. Rabbinin rahmeti onların topladıkları yığınlardan hayırlıdır.” (Zuhruf, 43/32).

“Onların mallarında dilencinin ve (iffetinden dolayı durumunu açıklamayan) yoksulun bir hakkı vardır.” (Zariyât, 51/19)

Bilen bilmeyene anlatsın, farkında olan farkında olmayana…

Birlikte kurtulalım bu illetten. Birlikte gerektiği gibi samimiyetle, muhabbetle, kardeşçe sarılalım birbirimize.

Bakın daha nasıl güzelleşiyor hayatımız, görün daha nasıl güzelleşiyor dünya…

Çetin ALKAN

1 Şubat 2016 14:37

Sosyal medyada paylaşın
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir