Reyhanlı’dan sonra Suriye

Daha önce “ABD’nin Nefsi Müdafaa Oyunu” başlıklı yazımda bahsettiğim konunun farklı bir versiyonunu izlediniz Reyhanlı’da.
Kuklalar yine sahnedeydi, zamanlama yine dikkat çekiciydi.
Başbakan’ın daha önceden planlanan ABD ziyareti – Obama görüşmesi, İsrail – Rusya görüşmesi ve Anneler günü…
Böylesine önemli görüşmelerden önce illaki, bombalar patlar masum halkın üzerine.
Belli ki Suriye konusunda, kamuoyu desteği hazırlıkları tam gaz devam ediyor.

Başbakan cevabı daha gitmeden, ilk açıklamasında ipuçlarıyla verdi:
“Bizi, Türkiye’yi Suriye’deki kanlı bataklığın içine çekmek için yapılan her provokasyon karşısında soğukkanlı olmak zorundayız”.
BDP: “Hükümeti suçlamak yerine, birlik olalım!” dedi.
MHP’de de öne çıkan “Birlik, beraberlik” mesajları…
CHP klasiği, “Bunun sorumlusu hükümettir, bunun sorumlusu Başbakan’dır, bunun sorumlusu Davutoğlu’dur”

Vay arkadaş; hiç mi o bombayı patlatan caninin, hiç mi orada o kuklayı oynatanın suçu yok?

Peki, AK Parti Hükümeti Suriye konusunda en başından itibaren yanlış yaptı diyelim.

Söylemlerinden yola çıkarak, son seçim ile Kılıçdaroğlu Başbakanımız olmuş olsaydı şayet, Suriye politikamız nasıl olacaktı, bakalım kendi doğruları ile…
Arap Baharı dâhil, en başından beri komşularımız ile hiç ilgilenmeyecektik. Çünkü sınırlarımızın dışı bizi ilgilendirmez. Hükümet, Irak’ın iç işlerine karıştı diye, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne soru önergesi verenden bu beklenir sonuçta.
Suriye’deki bu iç savaşta süreç ilerledikçe ister istemez, Amerika’nın yanında değil, Suriye’nin yanında yer alacak, “emperyalistlerle iş birliği” yapmayacaktık.
Süreç ilerledikçe, Esad bizden destek isteyecekti. Hava, kara harekâtları ile olmasa bile, el altından silah, para yardımı ile Suriye halkına eziyete ortak olmak durumunda olacaktık.
Sınır kapılarımızda bizden “Aman” dileyenleri tekmeleyip, “Ne haliniz varsa görün, bize gelmeyin” diyor olacaktık.
Ezkaza sınırı geçenlere, yetimlerimizin hakkını yedirmeyecektik, ne yemeği kardeş? “Öyle yağma yok” diyecektik.
İş vermeyecektik; kendi işsiz vatandaşlarımız varken… “Ne maaşı, hadi oradan” diyerek hırsızlığa, suça itecektik geleni geçeni…

Doğru olan bu muydu?

Bu şekilde bir davranış; ne Türkiye ne de Osmanlı’dan önceki tarihte görülmüştür. Türkler, zulmün yanında değil, karşısındadır her zaman.

Bir diktatör düşünün…
Anlatıyorsunuz anlamıyor, dur diyorsunuz durmuyor, menfaatleri uğruna habire dikine gidiyor…
Koltuk sevdasına, kendi halkına yapmadığı kalmıyor.
Padişahını ülkesinden kovup, “Egemenliği, kayıtsız şartsız milletine” bırakarak, demokrasiyi bu yurda kazandıran bir zihniyetin çelişkili desteğini de alıyor üstelik…

Suriye, Esad meselesi değildir bana göre. Çünkü Suriye, Esad’ın değildir.
Suriye, Irak, İran; I.Dünya Savaşı’ndan sonra oluşan suni (yapay) devletlerdir, sahiplidir.
Türkler ile dindaşları Araplar arasında kurulan tampon bölgedir bu üç ülke.
Sahiplidir, sahipleri kimi zaman değişir.
Irak’ta değişti nitekim yakın tarihte.
Sıra Suriye, sonra İran’da…
Mücadele, bunun mücadelesi…
Amaçlarıysa, Müslümanı Müslümana kırdırmak her zaman…

Olan bize oluyor…
Ezilen yurttaşlarımız, dindaşlarımız, her şeyden önce Adem ile Havva’dan kardeşlerimiz…
Olan masum annelerimize, babalarımıza oluyor.
Aşağı tükürsem sakal, yukarı tükürsem bıyık…
“Suriye nerede?” desen “Şeyde…” diye cevap verecek, “Sen Başbakan olsan, ne yapardın?” desen, “Şimdi, önce…” diye başlayıp size uzun uzun “Fetih” senaryolarından bahsedecek kişilerin sayısı yeterince fazla yurdumuzda.

Ben onlar kadar engin bilgilere sahip değilim.

Hepimizin başı sağ olsun, yitirdiklerimizin mekânları cennet olsun!

Sosyal medyada paylaşın
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  

You may also like...